
Bir pazar yeri düşünün. 301 yılındayız bu arada, Roma İmparatorluğu’nda. Tezgâhlarda buğday var, şarap var, tuz, balık, kumaş var. Ama fiyatlar çıldırmış durumda, her ay biraz daha artıyor. İmparator Diocletianus da sonunda dayanamıyor, bir ferman çıkarıyor. Bin iki yüzden fazla şeyin satılabileceği en yüksek fiyat, tek tek yazılı bu fermanda.1
Bu listeyi görmek için Roma’ya gitmenize de gerek yok bu arada. En kapsamlı kopyalarından biri Aydın’da, Aphrodisias antik kentinde, bir binanın duvarlarına kazınmış duruyor.

Şöyle bir okuyalım listeyi. En altta bir dinarlık taze hayvan yemi var. Bir öğretmenin alabileceği ücret var. En tepeye çıkınca da iki şey görüyoruz, ikisi aynı fiyatta: yüz elli bin dinar. Biri canlı bir aslan. Öbürü de üç yüz gram kadar mor ipek. Üç yüz gram dediğimiz, elinizde tartsanız bir kazaktan hafif gelir. Ve arenaya çıkacak canlı bir aslanla aynı fiyata yazılmış.
Burada insanın aklına şu soru geliyor. Listenin en tepesinde neden altın yok? Neden bir mücevher, bir inci yok da bir parça ipek var?
Cevabın bir kısmı yine aynı listede. Fermanda bir libre saf altın da yazıyor, fiyatı yetmiş iki bin dinar. Yani aynı ağırlıkta mor ipek, altının iki katından fazla ediyor.1
Peki pahalı olan ipek miydi? Çünkü ipek o dönem Roma’da üretilmiyordu. İpek böceğinin sırrı Çin’deydi. Kumaş Çin’den yola çıkıyor, İran üzerinden aylarca süren bir yolculukla Roma’ya ulaşıyordu. Romalılar ipeğin nasıl yapıldığını bile tam bilmiyordu, bazı Romalı yazarlar onun ağaç yapraklarından tarandığını sanıyordu.2 İpek böceği yumurtaları Bizans’a ancak bu fermandan iki yüz elli yıl kadar sonra geldi, hem de iki keşişin bastonlarının içinde kaçırılarak.3

Yani evet, ipek pahalıydı. Ama listede bir satır daha var. Boyanmamış, beyaz ipek. Bir librası on iki bin dinar. Aynı ipek mora boyanınca fiyatı yüz elli bin dinara çıkıyor, on iki buçuk kat. Yüz elli bin dinarın yüz otuz sekiz bini, rengin parası.
Bu parayla neler alınabilirmiş, ona bakalım. Ev fiyatı bu listede yok, onu bilmiyoruz. Ama başka şeyler var. Bir tarla işçisinin günlük ücreti yirmi beş dinar. Yüz elli bin dinarlık mor ipek için bu işçinin on altı yıl, hiç izin yapmadan çalışması gerekiyor. Ya da aynı parayla en iyi cinsten on beş çift öküz alabilirsiniz. Ya da yirmi altı bin litre buğday, bir ailenin yıllarca ekmeği.
Şimdi kendinizi o dönemde düşünün. Elinizde on altı yıllık bir emek var. On beş çift öküz alabilirsiniz, ambar dolusu buğday alabilirsiniz. Gidipte onun yerine üç yüz gramlık bir ipek alır mıydınız, sırf rengi mor diye.? Akıl işi mi?
O dönemde mor rengi elde etmek ulaşılmaz bir şeymiş. Niye? Çünkü o rengi elde etmek için denizden binlerce salyangoz toplamak, onları kırmak, günlerce güneşte bekletmek gerekiyordu. Dolayısıyla o dönemde mor, sadece çok zenginlerin ve imparatorların giyebildiği bir renkti.

Bu videoda renkleri bu listedeki gibi fiyatına göre dizeceğim. En ucuzundan başlayıp o aslan fiyatına kadar çıkacağız. Merdivenin en alt basamağından başlayalım. En alt basamaktaki renkler bedava. Gerçekten bedava. Anadolu’da bir tarlanın kenarında, bir yol yarmasında o kızıl, o sarı toprağı mutlaka görmüşsünüzdür. Okr yani aşı boyası dediğimiz şey bu, içinde demir olan toprak. Kırmızı da sarı da buradan çıkıyor. Siyah için ateşten kalan kömür yetiyor, beyaz için de tebeşir.
İnsanlar bunu çok uzun zamandır biliyor. Güney Afrika’da Blombos diye bir mağara var. 2008’deki kazıda araştırmacılar iki büyük deniz kabuğu buluyor, içlerinde de kurumuş kırmızı bir tortu. Biri okru taşla ezmiş, içine kemik ve kömür katmış, karıştırmış ve bu kabukların içinde saklamış. Ne zaman olmuş bu? Yüz bin yıl önce.45
Yüz bin yılı şöyle düşünün. Göbeklitepe on iki bin yıllık ve biz ona dünyanın en eski tapınağı diyoruz. Bu boya kabının yaşı, Göbeklitepe’nin sekiz katı.
Okru kullanan sadece biz de değilmişiz üstelik. Hollanda’da, Neandertallerin de kırmızı okr kullandığını gösteren, iki yüz bin yıl kadar önceye giden izler var.6 Neye sürdüklerini bilmiyoruz. Süs müydü, yapıştırıcı mıydı, başka bir şey miydi, açıkçası kimse emin değil.
Hadi bir basamak çıkalım. Ama baştan söyleyeyim, bu biraz tuhaf bir renk.

1800’lerde Avrupa’da ressamların kullandığı bir kahverengi var. Adı da mumya kahverengisi. Neden bu ad derseniz, düz mantık: Mısır’dan mumya getiriyorlar, öğütüp toz yapıyorlar, sonra da boyanın içine katıyorlar. Evet, bildiğimiz mumya.

İngiltere’de bir ressam var, adı Edward Burne-Jones. Adam bu boyayı yıllarca kullanmış. Bir gün biri ona bu boyanın mumyadan yapıldığını söylüyor. Adam şok oluyor tabii. İçerisinde boyanın olduğu tüpü alıyor, bahçeye çıkıyor ve gömüyor. Resmen cenaze töreni yapıyor yani. Bunu yıllar sonra yeğeni anlatıyor. Yeğeni de kim biliyor musunuz? Orman Çocuğu’nu yazan Rudyard Kipling.7

Peki bu boya ne zamana kadar satıldı dersiniz? Epey uzun bir süre. 1964’te Londra’da bir boya şirketinin müdürü bir dergiye diyor ki, elimizde boya yapacak kadar mumya kalmadı. Yani mumyamız bitti.7
Bir basamak daha çıkıyoruz, yeşil. Şöyle dışarı bir bakın, ağaçlar yeşil, çimenler yeşil, her yer yeşil. Ama iş bir kumaşı ya da duvarı yeşile boyamaya gelince, o yeşili kalıcı yapmak uzun süre tam bir dertti. Sonra 1775’te İsveçli bir kimyager, adı Scheele, ucuz ve parlak bir yeşil buluyor. Herkes de bayılıyor. Duvar kâğıdı, yapay çiçek, çocuk oyuncağı, hatta şekerleme, ne varsa bu renge boyanıyor.8
Ufak bir sorun var ama. Bu yeşilin içinde arsenik var.

Nemli bir oda düşünün, duvarında bu yeşil kâğıt. Kâğıtta küf üremeye başlarsa arseniği havaya karışan bir gaza dönüştürebiliyor. O odada uyuyan, farkında bile olmadan zehir soluyor.

Napolyon’un sürgün edildiği Saint Helena adasındaki evde de yeşil duvar kâğıdı varmış. O yüzden yıllarca, Napolyon’u duvar kâğıdı öldürdü diye anlatıldı. O evden kalma bir kâğıt parçasında gerçekten arsenik de bulundu. Ama 2008’de İtalyan araştırmacılar Napolyon’un çocukluğundan kalma saç tellerine de baktı. Onlarda da arsenik yüksek çıktı. Eşinde de, oğlunda da öyle. O dönemde insanlar arseniğe zaten her yerden maruz kalıyormuş. Resmi kayıtlarda ölüm sebebi mide kanseri ama bence duvar kâğıdı hikâyesi, anlatması güzel olduğu için bu kadar yayıldı.8

Şimdi 1883’teyiz, Londra’da. Kew Bahçeleri diye kocaman bir botanik bahçesi var. Bir gün bahçenin müdürüne Almanya’dan bir kimyagerden mektup geliyor. Ressamların kullandığı pırıl pırıl bir sarı var, adı Hint sarısı. Herkes kullanıyor ama kimse neyden yapıldığını tam bilmiyor. Kimyager de merak etmiş, bu neyden yapılıyor, bana biraz örnek bulabilir misiniz diye soruyor. Hindistan o zaman İngilizlerin yönetiminde. Müdür de oradaki İngiliz hükümetine resmi bir yazı gönderiyor: bu boyanın nereden çıktığını araştırın, bize de bir rapor yollayın.

İş, tarım dairesinde çalışan bir Hint memura veriliyor, adı Mukharji. Adam gidiyor, araştırıyor, sonra oturup bir rapor yazıyor. Raporda anlattığı şu: Hindistan’ın Bihar bölgesinde bazı ineklere sadece mango yaprağı ve su veriyorlar. Başka hiçbir şey vermiyorlar. Sonra bu ineklerin idrarını topluyorlar, ateşte kaynatıyorlar, koyulaşınca da top top yapıp kurutuyorlar. O pırıl pırıl sarı işte bu.9

Yani ressamlar yıllarca tuvale inek idrarı sürmüş.
Tabii inanmayan çok oldu. Yıllar sonra bir yazar o bölgeye gidip soruyor, kimse böyle bir şey hatırlamıyor. Efsane deyip geçiyorlar. 2018’de araştırmacılar, Kew’de hâlâ saklanan o eski boya toplarını inceliyor. Bir de ne görsünler, içinde inek idrarına özgü bir madde var. Mukharji’nin uydurmadığı ortaya çıkıyor.10
Kırmızıya geldik. Okrdan da kırmızı çıkıyor ama o biraz mat, kahverengiye çalan bir kırmızı. Parlak, canlı bir kırmızı istiyorsanız iki yolunuz var: bir bitkinin kökü ya da bir böcek.
Böcekten başlayalım. Akdeniz kıyılarında bir meşe türü var, dallarında küçük bir böcek yaşıyor. Dişilerini topluyorsunuz, kurutuyorsunuz, eziyorsunuz, koyu bir kırmızı boya çıkıyor. Bu böceğin adı kırmız.11
Kırmız. Tanıdık geldi mi? Her gün kullandığımız kırmızı kelimesi tam olarak buradan geliyor.12 Arapça ve Farsçada kırmızî, kırmızdan yapılan demek. Bizim kendi kelimelerimiz al ve kızıl, ama gündelik hayatta hangisini kullanıyoruz? Kırmızıyı. Trafikte kırmızı ışıkta durduğunuzda, bir böceğin adını söylüyorsunuz yani.
Bu böcek açılıştaki fermanda da var bu arada. Listede İznik’le anılan, kırmızla boyanmış bir iplik kalemi geçiyor.1

Sonra 1500’ler geliyor ve İspanyollar Meksika’da başka bir böcekle tanışıyor: koşnil. Avrupa’daki en iyi kırmızıdan kat kat güçlü bir boya veriyor. Kısa sürede Meksika’nın gümüşten sonraki en değerli mallarından biri oluyor.13 İspanyollar da bunun bir böcek olduğunu uzun süre saklıyor. Ne kadar değerli olduğunu şöyle anlatayım: 1597’de İngilizler üç İspanyol gemisini ele geçiriyor ve ambarlardan yirmi yedi ton koşnil çıkıyor. Korsanlar altın peşindeymiş diye biliriz ya, böcek peşinde olanları da varmış.

Bu böceği bugün siz de yiyor olabilirsiniz. Marketten aldığınız bazı ürünlerin etiketine bakın, E120 ya da karmin yazıyorsa, o pembe renk koşnilden geliyor.13

Kırmızının bir de bitki tarafı var, kökboya. Bu da bizim topraklarda iyi bilinen bir iş. Anadolu’da ve Doğu Akdeniz’de ustalar, kökboyayla pamuğu öyle bir kırmızıya boyuyor ki yıkadıkça solmuyor. Avrupa bunu yapamıyor, uğraşmasına rağmen. Çünkü iş tam otuz sekiz aşama gerektiriyor. Kumaş yağa batırılıyor, küle batırılıyor, bekletiliyor, bir daha batırılıyor. İşin içine koyun gübresi bile giriyor.14
Avrupalılar bu kırmızıya Türk kırmızısı ismini veriyor. Sırrı öğrenmek için ne yapıyorlar peki? 18. yüzyılda Fransızlar, İzmir’de bu işi bilen iki ustayı ikna edip Fransa’ya götürüyor. Tarif oradan İskoçya’ya geçiyor ve bir süre sonra Glasgow’da büyük Türk kırmızısı fabrikaları kuruluyor. İzmirli iki ustanın bildiği iş, Glasgow’da koca bir sanayiye dönüşüyor.14
Kırmızı pahalıydı, ama merdivende bir basamak daha var. Avrupa’da bir dönem, en iyi cinsi altından bile pahalıya satılan bir renk: mavi.
Gökyüzü mavi, deniz mavi. Ama yerden avucunuza alıp ezebileceğiniz mavi bir toprak var mı? Neredeyse yok. Doğada boya yapılacak mavi bir şey bulmak gerçekten zor.
Mısırlılar bunu beş bin yıl kadar önce kendi yöntemleriyle çözüyor. Kumu, kireci, bakırı karıştırıp fırına atıyorlar, saatlerce pişiriyorlar. Fırından parlak bir mavi çıkıyor. Bilinen ilk yapay boya bu, Mısır mavisi.15

Bu boyanın bugün ortaya çıkan bir özelliği de var. Müzecilerin kızılötesi görebilen özel kameraları var. Bu kamerayla bir heykele bakıyorsunuz, çıplak gözle üzerinde boya falan görünmüyor. Ama ekranda bazı yerler bembeyaz parlıyor. Parlayan yerler, binlerce yıl önce sürülmüş Mısır mavisinin kalıntıları.15

Avrupa’da Orta Çağ’da ve Rönesans’ta en değerli mavi ise ultramarin. Afganistan’ın dağlarından çıkarılan lapis lazuli taşı öğütülüp yapılıyor, adı da denizin ötesinden gelen demek. Londra’daki Ulusal Galeri’ye göre en kalitelisi altından bile değerli olabiliyordu.16 Bir tablo sipariş eden kişi, ressamla yaptığı sözleşmeye ne kadar ultramarin kullanılacağını yazdırıyordu.

Mavi o kadar zor bir renk ki, dile bile geç girmiş. 1858’de İngiltere’de William Gladstone adında bir siyasetçi, ki sonradan başbakan olacak, oturup Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarını baştan sona okuyor. Ama bir şeye dikkat ederek okuyor: destanlarda hangi renkler geçiyor, tek tek sayıyor. Ve tuhaf bir şey fark ediyor. Destanlarda deniz durmadan geçiyor ama Homeros bir kez bile denize mavi demiyor. Denizi anlatırken kullandığı kelime şarap renkli. Yani destanda deniz, şarap renginde bir deniz olarak anlatılıyor. Homeros neden böyle demiş, eski Yunanlılar maviyi bizim gibi mi görüyordu, bunu hâlâ tartışıyorlar.17
Bizim dilimizde de benzer bir şey var. Mavi kelimesi Arapçada su anlamına gelen kelimeden geliyor ve Türkçede yaygınlaşması sadece birkaç yüz yıllık.18 Ondan önce bu renge ne diyorduk? Gök. Gök mavisi derken aynı rengi iki kere söylüyoruz yani.
Ve en üst basamak. Aslanla aynı fiyattaki renk, mor.
Antik çağın moru denizden çıkıyor. Akdeniz’de dikenli kabuklu bazı deniz salyangozları var, içlerinde de küçücük bir bez. O bezden çıkan sıvı önce renksiz. Güneşe bırakıyorsunuz, sarıya dönüyor, sonra yeşile, maviye ve en sonunda mora.

Peki ne kadar salyangoz lazım? 1909’da bir kimyager bunu denemiş. On iki bin salyangoz toplamış, elde ettiği saf boya bir buçuk gram bile tutmamış.19 Bir buçuk gram, bir şeker küpünün üçte biri kadar. On iki bin salyangoz, bir şeker küpünün üçte biri.
Bir de koku var. Binlerce salyangozu kırıp güneşte bekletince, boyahanelerin olduğu yerler berbat kokuyormuş.
Bu işi ilk büyük ölçekte yapanlar Fenikeliler. Bugünkü Lübnan’da, deniz kıyısında Sur diye bir şehir var, merkezleri orası. Fenikeliler bu morla boyadıkları kumaşları bütün Akdeniz’e satıyor ve bununla ün yapıyor.
Milattan önce 41. Romalı komutan Antonius, Kleopatra’yı hesap vermesi için Tarsus’a çağırıyor. Kleopatra önce mektuplara pek aldırmıyor. Sonra bir gün Tarsus Çayı’nda, o zamanki adıyla Kydnos’ta, bir gemi beliriyor. Kıç tarafı yaldızlı, kürekleri gümüş, yelkenleri mor. Kürekçiler flüt sesine göre kürek çekiyor. Plutarkhos böyle anlatıyor.20

Az önceki hesabı hatırlayın. Bir şeker küpünün üçte biri için on iki bin salyangoz. Kleopatra koca bir geminin yelkenlerini bu renge boyatmış. Antonius’un o gemiyi görünce ne düşündüğünü tahmin etmek zor değil.
Kleopatra’nın torununun başına gelen ise morun ne kadar tehlikeli bir renk olabileceğini gösteriyor. Torununun adı Ptolemaios, Kuzey Afrika’daki Moritanya’nın kralı. Moritanya Roma’ya bağlı bir krallık. Yani Ptolemaios kral ama Roma’nın sözünden çıkamayan bir kral. Bir de akrabalık var işin içinde, İmparator Caligula ile kuzenler.21
Milattan sonra 40 yılında Caligula onu yanına çağırıyor, güzel güzel ağırlıyor. Sonra birlikte gladyatör dövüşlerine gidiyorlar. Ptolemaios içeri giriyor, sırtında mor bir pelerin. Moritanya kıyıları da mor boyasıyla bilinen bir yer, yani adam kendi ülkesinin en değerli boyasını giymiş. Ve seyirciler dönüp ona bakıyor.

Şimdi düşünün. Roma’da mor, imparatorun rengi. Arenada, imparatorun gözü önünde başka biri mora bürünmüş ve bütün bakışlar onda. Caligula bunu kendine meydan okuma gibi görüyor ve Ptolemaios’u öldürtüyor. Bunu bize anlatan Romalı yazar Suetonius, olayı tam olarak böyle, bir pelerin yüzünden çıkan kıskançlık olarak yazıyor.22
Bugünkü tarihçiler biraz daha temkinli. Çünkü Ptolemaios ölünce Caligula, Moritanya’yı doğrudan Roma’ya bağlıyor. Yani zengin bir krallığı ele geçirmek de istemiş olabilir. Başka bir Romalı yazar da asıl sebebin Ptolemaios’un serveti olduğunu söylüyor.23 Ama hangisi doğru olursa olsun, Romalıların aklında kalan hikâye o mor pelerin olmuş.
Neron zamanında iş iyice çığırından çıkıyor. Neron bu rengi kendisinden başkasının giymesini yasaklıyor. Bir konserinde seyircilerin arasında mor giymiş bir kadın görüyor. Adamları kadını dışarı çıkarıyor, giysisini de malını mülkünü de elinden alıyorlar.24
Bu hikâyenin bir yeri de bizim şehirde geçiyor. Bizans zamanında, bugünkü Sultanahmet’in oralarda, Büyük Saray’ın içinde bir oda var. Duvarları baştan aşağı mor bir taşla kaplı. Taşın adı porfir, odanın adı da Porfira. Tahttaki imparatorun çocukları bu odada doğuyor ve onlara morda doğmuş deniyor. Bu lakabın ciddi bir karşılığı da var. Babası imparatorken morda doğan çocuk, babası tahta çıkmadan önce doğmuş ağabeylerinin önüne geçebiliyor.25

O mor taşı bugün kendi gözünüzle görebilirsiniz. Çemberlitaş’tan tramvayla geçerken pencereden bakın. O çemberli sütun, 330 yılında Mısır’dan getirilen porfir bloklarla dikildi.26 Bir de Arkeoloji Müzesi’nin bahçesine girin. Orada Bizans imparatorlarının porfir lahitleri duruyor, hangisinin kime ait olduğu kesin bilinmiyor. İmparatorlar morda doğup morda gömülmek istemiş.

Porfir kelimesi de Yunanca porphyra’dan geliyor. Bu kelime hem mor boyanın hem de o salyangozun adı.19
Mor bin yıldan uzun süre merdivenin tepesinde kaldı. Onu oradan indiren kişi, Londra’da 18 yaşında bir kimya öğrencisi oldu.

1856 yılının Paskalya tatili. William Perkin evdeki küçük laboratuvarında bir şeyin peşinde: sıtma ilacı kinin. Kinin o zamanlar bir ağacın kabuğundan çıkarılıyor ve çok pahalı. Perkin bunu kömür katranından yapmaya çalışıyor. Deney tutmuyor, kabın dibinde kırmızımsı kahverengi bir çamur kalıyor. Çoğumuz olsak döküp atardık, değil mi? Perkin atmıyor. Biraz daha kurcalıyor ve kabın içinde parlak mor bir sıvı beliriyor.27

Bunun bir boya olabileceğini fark ediyor. Patentini alıyor, ailesinin desteğiyle bir fabrika kuruyor. Birkaç yıl sonra Kraliçe Victoria bu morla boyanmış bir elbise giyiyor ve Londra’da herkes mor giymeye başlıyor. Öyle ki bir dergi buna mor kızamığı diyor.28 Salgın gibi yayılmış yani.

Arkasından ötekiler geliyor. 1868’de iki Alman kimyager, kökboyanın içindeki kırmızı maddeyi laboratuvarda üretiyor.29 Ve dikkat edin, işe Türk kırmızısında kullanılan bu maddeyi incelerken başlamışlar. Yani İzmirli ustaların otuz sekiz aşamada elde ettiği o kırmızı, artık laboratuvarda üretilebiliyor. Patente bir Alman firması ve Perkin bir gün arayla başvuruyor. Birkaç yıl içinde dünyanın kökboyasının yarısından fazlasını yetiştiren Güney Fransa çiftçileri mallarını satamaz hâle geliyor.
1897’de sıra maviye geliyor, yapay çivit piyasaya çıkıyor. Hindistan’ın çivit ihracatı on yıl içinde beşte birinin altına iniyor.30 Şu an üzerinizde bir kot pantolon varsa, mavisi büyük ihtimalle bu yapay çivitten.

Aphrodisias’taki listeye son bir kez dönelim. O listede aslanla yan yana yazılan mor, bugün bir mağazada en ucuz tişörtlerle aynı rafta duruyor. Ha, Perkin’e gelince: Asıl aradığı kinini hiçbir zaman üretemedi.
