
Kültürümüzde birine çok âşık olunca “Ferhat gibi” diye bir benzetme yaparız bu topraklarda. Bir işe çok kararlı girişene de “bu dağları deler ha” deriz, Ferhat’ın dağı deldiği gibi. O dağ gerçekten var bu arada. İran’ın batısında, Kirmanşah şehrinin biraz dışında. Adı Bisutun.1 Babil’den Hemedan’a giden eski kervan yolu tam eteğinden geçiyormuş. Bugün de asfalt yol oradan geçiyor.

Bu dağa adı karışmış iki kişi var. Biri Ferhat, ki o hiç yaşamamış, onu herkes tanıyor ama. Öbürü Darius. O gerçekten yaşamış, hem de nasıl yaşamış. Kendi sözlerini bile bu dağa kazıtmış. Ama o sözleri 2000 yıldan uzun süre kimse okuyamamış.
Önce Ferhat’tan başlayalım.

Ferhat bir taş ustası. Şirin onu, sarayına süt getirecek bir kanal yapsın diye çağırıyor. Ferhat da Şirin’i görür görmez âşık oluyor. Yalnız Şirin’i Hüsrev de istiyor. Hüsrev de kral. Ferhat’ı başından savmak için bir şart koşuyor: “Bisutun Dağı’nı del, öbür tarafa yol aç, Şirin de senin olsun” diyor. Herkes yapamaz diye düşünüyor tabii.

Ferhat kazmayı alıyor, başlıyor vurmaya. Gece gündüz vuruyor. Şirin bir gün yanına geliyor, eline bir testi süt veriyor. Bunu ve Ferhat’ın işini bitirmek üzere olduğunu gören Hüsrev korkuyor. Bir adamını yollayıp “Şirin öldü” dedirtiyor Ferhat’a. Yalan tabii. Ferhat dayanamıyor, kendini dağdan aşağı atıyor. Amasya’da anlatılan haliyle de kazmasını havaya fırlatıyor, kazma başına düşüyor.2

Bu hikâyeyi en güzel haliyle 12. yüzyılda şair Nizami yazmış. Ama ondan 200 yıl önceki şairler de Ferhat’ın keskisinden bahsediyor.3 Yani çok eskiden beri anlatılıyormuş bu hikâye. Hüsrev ile Şirin gerçek insanlar bu arada. Hüsrev, 590 ile 628 arasında İran’ı yöneten Sasani kralı. Şirin de karısı.4 Ferhat’ı ise o dönemin hiçbir kaynağı tanımıyor.3

Ama hikâye o kadar sevilmiş ki bize kadar gelmiş. Amasya’da kayaya oyulmuş, Roma dönemi civarından kalma bir su kanalı var. Halk ona Ferhat’ın kanalı demiş.2 1948’de Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi’nde bu hikâyeden bir oyun yazmış. Oyun sonra bale olmuş, film olmuş. 1978’deki filmde Şirin’i Türkan Şoray oynamış.

Bisutun’un bir yerinde 200 metre genişliğinde, dümdüz yontulmuş bir kaya yüzeyi de var. Halk oraya Ferhat Taraş diyor, Ferhat’ın yonttuğu yer anlamında. Ne olduğu hâlâ tartışılıyor. Çoğunlukla Sasaniler zamanında başlanıp bitirilememiş bir iş olduğu düşünülüyor. Bazıları Hüsrev’in sarayı için hazırlandığını söylüyor. E böyle olunca, Hüsrev’in yarım bıraktığı işi halk Hüsrev’in rakibine yazmış oluyor.5


Gelelim öbür adama. Darius’u bizde pek bilen yok ama çağının en güçlü insanıydı desem abartmış olmam. MÖ 522’de tahta çıkıyor, 36 yıl tahtta kalıyor. Onun zamanında Pers İmparatorluğu Mısır’dan Hindistan’daki İndus Nehri’ne kadar uzanıyor. O güne kadar dünyada bu kadar büyük bir devlet olmamış.6
Anadolu’nun tamamı da onun. İstanbul Boğazı’nın üstüne köprü kurduran da o. 513 civarında Avrupa’ya sefere çıkarken Boğaz’da gemileri yan yana bağlatıp köprü yaptırıyor. Ordusu üzerinden geçiyor. Kıyıya da iki mermer dikili taş koyduruyor.7
Bir de yollar meselesi var. Manisa’daki Sart’tan İran’daki Sus’a kadar 2700 kilometrelik bir yol. Adına da Kral Yolu diyorlar. Yol üstünde 111 konak varmış. Her konakta dinlenmiş atlar bekliyormuş. Yürüyen biri bu yolu 3 ayda gidiyor. Kraliyet ulakları ise at değiştire değiştire 9 günde.8 Yunan tarihçi Herodot bu ulaklar için “Onları ne kar durdurur ne yağmur ne sıcak ne de gecenin karanlığı” diye yazmış.9 Bu cümle bugün New York’taki büyük postanenin cephesinde yazıyor.10

Darius bir de şehir kurduruyor: Persepolis. Orada çalışan işçilerin kayıtları kil tabletler halinde bugüne kadar gelmiş. On binlerce tablet bulunmuş.11 Kime ne kadar arpa, ne kadar şarap verildi, tek tek yazılmış. İşin ilginci, doğum yapan kadın işçilere ek erzak veriliyormuş. Oğlan doğuranlara kız doğuranların iki katı veriliyormuş ama.12 2500 yıl önce doğum yapan bir işçi kadına ne verildiğini biliyoruz resmen.

İşte bu adam MÖ 520 civarında Bisutun’un önündeki yoldan geçiyor. Tahta yeni oturmuş. Oturur oturmaz da imparatorluğun dört bir yanı ayaklanmış. Darius hepsini bir yıl içinde bastırdığını söylüyor. Bunu da kimse unutmasın diye yerden 60 metre yükseğe, bu kayaya kazıtıyor.113

Kabartmanın ortasında kendisi duruyor. Gerçek insan boyunda, elinde de bir yay var. Arkasında da iki silahtarı. Sol ayağı yerde yatan bir adamın göğsünde. Bu adam Gaumata, Darius’tan önce tahta oturan kişi. Darius’a göre sahte bir kralmış, kendini kralın kardeşi diye tanıtmış. Karşısında boyunları birbirine bağlı sekiz adam var, ayaklanıp kendini kral ilan edenler. Darius onlara yalancı krallar diyor.13 Tepede de kanatlı bir figür var. Genelde tanrısı Ahura Mazda’nın simgesi diye yorumlanıyor.

Yanındaki yazı aynı hikâyeyi üç dilde anlatıyor: Farsça, Elamca, bir de Babilce. İmparatorluğun hangi ucundan biri gelirse gelsin okusun diye yazdırmış bunları. Darius bununla da yetinmemiş, kopyalarını her yere yollatmış. Mısır’da papirüs üzerine bir kopyası bile bulunmuş.13 Yazının sonuna bir de uyarı koydurmuş. Kabaca şöyle: “Bu yazıyı ve resimleri bozan olursa tanrı onu vursun, soyu kurusun.”
Sonradan kabartmayı bir daha elden geçirtmiş. Bir isyan daha bastırınca sıranın sonuna sivri şapkalı bir İskit kralı ekletmiş. Dokuzuncu adam o. Ona yer açmak için yazının bir kısmı kazınıp silinmiş. Kendi sakalı bile ayrı bir taş, demir pimlerle sonradan oraya takılmış.13

Bir de şu var açıkçası: bu olayların elimizdeki tek anlatıcısı Darius’un ta kendisi. Tahtın asıl vârisini öldürüp sonra ona sahte demek, bir kral için en kolay yol olurdu, değil mi? Darius da kraliyet ailesinin ana kolundan gelmiyor. O yüzden tarihçiler, öldürülen adam gerçekten sahte miydi diye hâlâ tartışıyor. Kesin bir cevap hâlâ yok.14

Darius’un adı hiç unutulmamış aslında. Yalnız hep düşmanlarının ağzından anlatılmış. Yunanlılar için o, Maraton’da yenilen ordunun kralı. Bugün koşulan maraton da efsaneye göre o savaşın haberini Atina’ya koşarak götüren ulaktan geliyor.15 300 filmini izleyenler hatırlar, oradaki dev Pers kralı Serhas, Darius’un oğlu.

Kendi ağzından yazdırdığı sözler ise okunamaz olmuş. 120 yıl kadar sonra bir Yunan hekim buraya geliyor, kabartmayı Babil kraliçesi Semiramis’in resmi sanıyor.16 Bazı Arap kaynaklarında da dağın adı “Semiramis’in dişi” diye geçiyor.5 Sonra gelenler her şeyi Hüsrev’e bağlamış, en sonunda da Ferhat’a. 2. Dünya Savaşı’nda bölgedeki askerler figürleri hedef tahtası yapıp üstüne ateş etmiş. Lanet o kadar işe yaramış yani.17

1835’te Henry Rawlinson adında bir İngiliz subayı, askerî danışman olarak Kirmanşah’a geliyor. Farsça biliyor. Kayadaki yazıyı da çok merak ediyor. Tırmanıyor, iplere tutunarak Farsça kısmı satır satır kopyalıyor.18 Elamca kısım bir yarığın öbür tarafında kalıyor. Yıllar sonra yarığın üstüne kalas koyup geçiyor. Babilce kısım ise 4 metre daha yukarıda, dışa doğru çıkıntı yapan bir kayanın üstünde. Oraya kimse çıkamıyor. Yörede dağ keçisi avlamaya alışkın adamlar bile oraya ulaşılmaz diyor.19

1847’de uzaklardan bir Kürt çocuk geliyor. “Ben çıkarım” diyor. Kayadaki bir yarığa sıkışa sıkışa yukarı tırmanıyor. Tahta bir kazık çakıp ipini bağlıyor. Sonra bir kazık daha çakıyor. İpe tutunup çıkıntının üstünden öbür tarafa sallanıyor. Yerden 60 metreden fazla yüksekte. Orada kısa bir merdivenle kendine bir oturak kuruyor. Rawlinson aşağıdan tarif ettikçe ıslak kâğıdı taşa bastırıp yazının kalıbını alıyor. Rawlinson bütün bunları sonradan uzun uzun anlatmış. Çocuğun adını ise hiç yazmamış.19
Kalıplar elde ama okumak ayrı iş. Bu yazıyı okuyabilen kimse kalmamış. Anahtarın bir kısmı da hiç beklenmedik bir yerden, Hindistan’dan geliyor.
Darius’un da taptığı Ahura Mazda’ya bugün de tapan insanlar var: Zerdüştler. Araplar İran’ı fethettikten sonra, anlatılana göre bunların bir grubu önce dağlara saklanmış, sonra Hürmüz’den gemiye binip Hindistan’ın batısına, Gücerat’a gitmiş.20 Ne zaman gittikleri tam bilinmiyor. Fetihten 100 ila 300 yıl kadar sonra olduğu tahmin ediliyor.20 İranlılar zaten yüzyıllardır Hindistan’da ticaret yapıyormuş. Yani hiç bilmedikleri bir yere de gitmemişler.
Oranın kralı onlara ağzına kadar dolu bir süt kâsesi göstermiş, “yerimiz yok” demek istemiş. Rahiplerden biri de süte bir tutam şeker atıp karıştırmış, “biz de bu şeker gibi olacağız” demiş. Bu kısmı büyük ihtimalle sonradan eklenmiş bir anlatı.20 Ama Zerdüştler orada kalmış. Bugün Parsi diye biliniyorlar.

Bu insanlar kutsal kitapları Avesta’yı bin yıldan fazla ibadetlerinde okuya okuya, el yazmalarında saklaya saklaya korumuşlar. 1750’lerde Anquetil-Duperron adında genç bir Fransız onların yanına gidiyor. İki rahibi de ikna edip metni kendisine yazdırıyor. 1771’de çevirisini yayınlıyor. Avrupa’da “uydurma” diye alay ediyorlar.21

Sonra Fransız ve Alman dilciler bu Avesta dilini İran’daki eski Farsça yazıtlarla yan yana koyuyor. İki dilin kardeş olduğunu görüyorlar. Kelimelerin anlamı böyle çıkıyor.22 Rawlinson da çevirisini onların çalışmasına göre düzenliyor. Farsça okununca aynı metnin Babilcesi de çözülüyor.22 Oradan da Asur’dan, Babil’den kalma binlerce tablet.


Rawlinson Farsça yazıyı okuduğunda en baştaki satır şöyle: “Ben Darius, büyük kral, kralların kralı.”13
Darius’un bu kayaya kendi ağzından yazdırdığı sözler 2000 yılı aşkın bir aradan sonra ilk kez böyle okunmuş. O kalıpları almak için 60 metre yükseklikte ipe asılan çocuğun adını ise hâlâ bilmiyoruz.
